Yerel Yönetimlerde Yeni Dönem: Sürdürülebilirlik Odaklı Belediyecilik
Sercan KIRIK
Finans Doktora Öğrencisi
Özet
Bu çalışma, yerel yönetimlerin değişen çevresel, sosyal ve ekonomik koşullar karşısında sürdürülebilirlik temelli yeni bir belediyecilik anlayışına yönelmesinin artık zorunlu bir ihtiyaç haline geldiğini ele almaktadır. Klasik belediyecilik hizmetlerinin ötesine geçen çevresel sürdürülebilirlik, sosyal adalet, enerji verimliliği ve iklim değişikliğiyle mücadele gibi çağdaş belediyecilik unsurlarının önemi vurgulanmakta; sürdürülebilirlik raporları, karbon ayak izi envanterleri ve yerel eşitlik eylem planlarının yerel yönetimler açısından stratejik değeri ortaya konulmaktadır. Bu tür belgeler, yalnızca çevresel sorumluluk göstergesi değil; aynı zamanda şeffaflık, veri temelli yönetim ve kurumsal kapasite açısından da belirleyici bir çerçeve sunmaktadır. Ayrıca Merzifon Belediyesi örneği üzerinden, sürdürülebilirlik odaklı kurumsal dönüşümün fonlara erişim, kurumsal gelişim ve yönetişim kalitesi üzerindeki etkileri tartışılmakta; sürdürülebilirliğin belediyeler için “ek bir çalışma alanı” değil, yeni dönemin temel yönetim dili olduğu gösterilmektedir.
1. Giriş
5393 sayılı Belediye Kanunu’na göre belediyeler; “belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idarî ve malî özerkliğe sahip kamu tüzel kişilikleri” olarak tanımlanmaktadır. Bu çerçevede belediyelerin hizmet alanı, doğası gereği kent yaşamının günlük ihtiyaçlarına temas eden geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Belediyeye bağlı vatandaşların müşterek ihtiyaçları; içilebilir suya erişim, temizlik ve atık yönetimi, doğal afetlerle mücadele, çevre ve peyzaj çalışmaları, park ve yeşil alanların düzenlenmesi ile altyapı ve üstyapı hizmetleri gibi temel başlıklar altında toplanabilir. Bu hizmetler, belediyeciliğin görünür ve geleneksel tarafını temsil eder; kent sakinleri için doğrudan “hizmet kalitesi” algısını şekillendirir.
Ancak günümüzde iklim değişikliği, doğal kaynakların tükenme riski, kentleşmenin hızla artması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sosyal ve ekonomik sorunlar, belediyelerin yalnızca “klasik hizmetleri sunan” kurumlar olarak kalmasını sürdürülemez hale getirmektedir. Bu süreç, “mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlar” kavramının da yeniden yorumlanmasını gerektirmektedir. Artık bu kavram, yalnızca fiziki altyapı ve rutin belediye hizmetleriyle sınırlı değil; çevresel sürdürülebilirlik, sosyal adalet, enerji verimliliği, iklim kriziyle mücadele ve dijital dönüşüm gibi daha geniş ve kapsayıcı bir çerçevede ele alınmalıdır. Belediyelerin hizmet üretiminde şehrin çevresel, sosyal ve ekonomik koşullarını birlikte dikkate alan bütüncül bir yaklaşımı benimsemesi; kalkınma hedeflerini, risk yönetimini ve kaynak kullanımını sürdürülebilirlik perspektifiyle aynı masada buluşturması kaçınılmazdır. Bu değişim, belediyeciliğin yalnızca bugünü yönetmekten çıkıp yarını da planlama sorumluluğu taşıyan bir yönetim modeline dönüşmesini ifade etmektedir.
2. Sürdürülebilirlik Kavramı ve Belediyelerde Uygulama Alanı
Sürdürülebilir kalkınma kavramı, Norveç eski Başbakanı Gro Harlem Brundtland’ın başkanlığını yaptığı Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED) tarafından hazırlanan ve Birleşmiş Milletler tarafından 1987 yılında yayımlanan Brundtland Raporu’nda (Ortak Geleceğimiz) ilk kez tanımlanmıştır. Bu raporda sürdürülebilir kalkınma; çevresel kaynakların etkin yönetimiyle birlikte yeni bir ekonomik büyüme modeli öneren, yoksullukla mücadele edilmesini ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarının gözetilmesini merkeze alan bir yaklaşım olarak ele alınmıştır. Bu bakış açısı, şehirlerin geleceği planlanırken sınırlı kaynakların etkin ve verimli kullanımını, doğal çevrenin korunmasını ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir kent mirası bırakılmasını temel bir görev haline getirir. Dolayısıyla belediye hizmetlerinin sürdürülebilirlik ilkeleriyle yeniden değerlendirilmesi, çağdaş yerel yönetim anlayışının kurucu unsurlarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Nitekim Türkiye Belediyeler Birliği tarafından düzenlenen bir toplantıda sürdürülebilirlik kavramının günümüz belediyeciliği açısından taşıdığı önem vurgulanmış; sürdürülebilirlik raporu, karbon ayak izi çalışması ve yerel eşitlik eylem planını hazırlayan belediyelerin ulusal ve uluslararası fonlara erişimde daha avantajlı bir konuma gelebilecekleri ifade edilmiştir. Bu değerlendirme, çevre ve iklim temelli projelerin finansman sağlayıcı kurumlar tarafından önceliklendirilen alanlar haline geldiğini göstermektedir. Özellikle Avrupa Birliği başta olmak üzere pek çok uluslararası kuruluş; iklim eylemi, enerji dönüşümü ve toplumsal kapsayıcılık odağındaki projelere destek sağlamakta; bu desteklerin kurgusunda şeffaflık, veri temelli analiz, ölçümleme ve stratejik planlama gibi unsurları belirleyici kriterler olarak öne çıkarmaktadır. Böyle bir ortamda sürdürülebilirlik belgeleri, belediyeler için yalnızca “iyi niyet beyanı” değil; kurumsal yeterliliğin somut göstergesi niteliğini taşır.
Sürdürülebilirlik raporları, karbon ayak izi envanterleri ve yerel eşitlik eylem planları gibi stratejik belgelerin hazırlanmış olması; belediyelerin kentlerini derinlemesine analiz ettiklerini, ihtiyaç ve öncelikleri doğru tespit ettiklerini, mevcut emisyon düzeylerini ölçümlediklerini ve emisyon azaltımı için somut adımlar atmaya başladıklarını ortaya koyar. Bu belgelerin kamuoyuyla paylaşılması ise yönetişimde şeffaflık ve katılımcılığı güçlendirir; belediyenin hem hemşehrileriyle hem de paydaş kurumlarla kurduğu güven ilişkisini derinleştirir. Bu yönüyle sürdürülebilirlik, yalnızca çevresel bir hedef değil; aynı zamanda kurumsal yönetim kalitesini artıran bir dönüşüm aracıdır.
3. Merzifon Belediyesi Örneği
Merzifon Belediyesi, söz konusu toplantının gerçekleştirildiği dönemde karbon ayak izi envanterini tamamlamıştır. Toplantının ardından belediye, sürdürülebilirlik raporu ile yerel eşitlik eylem planını hızlı biçimde hazırlayarak kurumsal dönüşüm sürecini somut belgelerle desteklemiştir. 2026 yılı itibarıyla Karbon Ayak İzi Raporu’nun ikincisi hazırlanacak olup, belediyenin yıllar içindeki emisyon değerlerindeki değişim karşılaştırmalı şekilde ortaya konulacaktır. Böylece sürdürülebilirlik yaklaşımı, tek seferlik bir raporlama faaliyetinden çıkarak sürekliliği olan bir ölçümleme–izleme–değerlendirme döngüsüne dönüşecektir. Bu döngü, belediyenin hem hedef belirleme kapasitesini hem de uygulama disiplinini güçlendiren önemli bir yönetişim altyapısı anlamına gelir.
Merzifon Belediyesi’nin hazırladığı bu belgeler, aynı zamanda bir hibe başvurusunda değerlendirme komisyonu tarafından son derece kıymetli bulunmuş ve belediyenin hibe desteği kazanmasına katkı sunmuştur. Bu deneyim, sürdürülebilirlik temelli belediyeciliğin yalnızca çevresel ve toplumsal kazanımlar üretmediğini; aynı zamanda ekonomik kaynak yaratımı ve dış finansmana erişim bakımından da yüksek değer taşıdığını göstermiştir. Bu sonuç, stratejik belgelerin “dosyada dursun” diye hazırlanmadığını; doğru kurgulandığında belediyeye kaynak, itibar ve kurumsal kapasite olarak geri dönen bir yatırım niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır. Ayrıca bu süreç, belediyenin kurumsal öğrenme kapasitesini geliştiren; veri üretme, veriyi yönetme ve karar süreçlerinde veriye dayalı bir yaklaşımı yaygınlaştıran bir dönüşüm alanı olarak da değerlendirilebilir.
Sonuç
Sonuç olarak sürdürülebilirlik raporları, karbon ayak izi envanterleri ve yerel eşitlik eylem planları, belediyeler için artık bir tercih değil; yeni dönemin yönetim gerekliliğidir. Bu belgeler, yerel yönetimlerin kente ilişkin stratejik bir bakış açısına sahip olduğunu, kaynak kullanımında etkinliği öncelediğini, iklim ve çevre risklerini yönetebildiğini ve toplumsal adaleti gözettiğini gösterir. Aynı zamanda bu dokümanlar, ulusal ve uluslararası fon sağlayıcı kurumlara karşı güçlü bir güven göstergesi niteliği taşır. Çağın ihtiyaçlarına yanıt veren, dayanıklı ve adil şehirler inşa etmek için bu raporların hazırlanması ve güncel tutulması, yerel yönetimlerin elini güçlendiren en değerli araçlardan biridir. Belediyecilik, artık sadece bugünün sorunlarını çözmek değil; yarını da planlamak, riskleri öngörmek ve sürdürülebilir kalkınmayı yerelde kurumsallaştırmak sorumluluğunu taşımaktadır.